EN TR

Röportaj

Dr. Can KASAPOĞLU: `Mevcut Konjonktürde Ülkelerle Kavga Etmekten Göreceğimiz Zarar, Barışmaktan Göreceğimiz Yarardan Çok Daha Fazla`

28-30 Haziran tarihlerinde Ankara`da gerçekleşen SEDEC (Savunma ve Güvenlik) Fuarında, Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Savunma Programı Direktörü Dr. Can KASAPOĞLU ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Dr. KASAPOĞLU, Türk Silahlı Kuvvetleri`nin askeri modernizasyon programlarından, NATO`nun genişleme sürecine, Türkiye`nin Doğu Akdeniz`deki doğalgaz ve petrol araştırmaları ile Ukrayna-Rusya savaşının gidişatına dair dergimize özel değerlendirmelerde bulundu. İstanbul merkezli bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM), Dış siyaset ve güvenlik, Türkiye-AB ilişkileri, Enerji ve iklim değişikliği politikaları, Ekonomi ve küreselleşme, Silahların kontrolü ve silahların yayılmasının önlenmesi, ve Siber politikalar alanlarında çalışmalar yürütmektedir. EDAM, Türkiye’nin yeni dünya düzeni içinde alacağı yeri belirleyecek politika alanlarına dair görüş oluşturmak suretiyle Türkiye içinde ve dışında karar alma süreçlerine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

15 Ağustos, 2022

Defence Turkey: Öncelikle bu röportajı için bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Sayın KASAPOĞLU, röportajımıza dört ayı geride bırakan Rusya-Ukrayna savaşının mevcut durumunu analiz ederek başlayalım. Kısa sürede biteceği düşünülen savaşta uzun bir süre geride kaldı ve biteceğine dair ufukta bir emarede yok. Siz bu savaşın daha da uzayacağını düşünüyor musunuz? Savaşta yeni cephelerin açılması ve diğer bölgelere yayılması konusundaki görüşlerinizi merak ediyoruz?

Can KASAPOĞLU: Teşekkür ederim. Şimdi açıkçası, Ukrayna savaşında bizim yaptığımız bütün projeksiyonlar, bu savaşın aylarca hatta yıllarca sürebilecek kronik bir çatışmaya doğru ama frozen-conflict (donmuş çatışma) diyemeyeceğimiz farklı intervallerde, farklı tempolarda devam eden bir çatışmaya doğru evrildiğini gösteriyor. Bunun birkaç tane nedeni var. Birincisi; Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, esasen Ukrayna’da birkaç harekât planı uyguladı ve bu harekât planları arka arkaya sonuç alıcı olmadı. Bunlardan ilki “Armies Prepare to Fight Their Last Battle”. Ordular son savaşa hazırlanır idi. Harekatın başlangıcı aslında 2014 Kırım’ın bir replikasıydı. Plan Hostomel ya da Antonov Hava Üssü’ne Kazakistan’a da müdahale eden 31’inci VDV Hava İndirme Tugayı’nın intikal etmesi, oradan hemen 7-8 km ötedeki Kiev kent merkezine akması, bu havaalanını bir portal gibi kullanmaları ve Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nin 2014 Kırım benzeri bir hibrit müdahale ile Ukrayna’da kendine ait kukla bir yönetim kurmasıydı. Bu olmadı, bunun olmamasının birkaç sebebi var ama ders niteliğindedir askeri istihbarat açısından. Birincisi Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta birliğinin, Ukrayna halkının seferberlik çalışmalarına katkısının ve Ukrayna liderliğinin siyasi iradesini yanlış ve eksik hesapladıklarını görüyoruz. Bu tabii 2014 ile 2022 arasında da bu kadar kısa bir sürede Ukrayna askeri reformlarının ne kadar başarılı olduğunun ve yalnızca teçhizat anlamında değil hem doktrin hem seferberlik, özellikle Territorial Defence Forces diye anılan yardımcı unsurların, rezerv unsurların mobilizasyonunun ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Nitekim Rus İstihbarat çevrelerinde de bunun artçı sarsıntılarını gördük gerek FSB’de gerek GRU’nun içinde çok ciddi görevden almalar oldu. Sonra Ruslar ikinci harekat sırasında başka bir şey denedi. Ben buna Slav Yom Kippur’u diyorum. 1973’ün askeri jeopolitik olarak bir tekrarıydı. Neydi 1973’teki tablo? Bir tarafta Golan Tepeleri, bir tarafta Sina Cephesi. Teknik olarak baktığınızda aynı savaş ama harekât parametrelerine baktığımızda birbirinden ayrı ilerleyen iki çatışmayı gördük orada. Bir yanda Suriye-Arap Silahlı Kuvvetleri bir yanda Mısır - Arap Silahlı Kuvvetleri. Bu aynen böyle gitti. Ruslar bir emir komuta birliği daha doğrusu bir müşterek harekât disiplini sağlayamadı. Güney cephesi de ayrı yolda ilerledi, Kuzey de ayrı yolda ilerledi ve Kuzey cephesi başarısız oldu.

Şimdi Kuzey cephesinin başarısız olmasının birçok nedeni var ama özetle Defence Turkey okuyucularının da merak edecekleri hususları ve çevreyi vurgulamak gerekirse; Geç Sovyet dönemi zırhlı platformların özellikle dizayn felsefeleri dolayısıyla Javelin gibi, tanka çok dik açıyla taarruz eden güdümlü tanksavar sistemleri karşısında ve aynı şekilde dronelar karşısında ciddi zafiyet gösterdiğini gördük. Çünkü, yine bir savunma dergisinde bu kadar detaya girmek belki doğru olacaktır. Siz personeli üçe düşürüp, bir autoloader (oto-doldurucu) koyunca; o autoloader ile personelin arasına herhangi bir bariyer koymayınca, bu autoloaderı da taretin tam altına yerleştirince tepeden taarruz eden mühimmat ve sistemlere karşı ciddi zafiyet ortaya çıkıyor. Şimdi 1970’lerde 1980’lerde Spike da yoktu, Javelin de yoktu, TB-2 de yoktu ama şimdi hepsi var. Esasen Rusların bunu gördüklerini ve müşahede ettiklerini de görüyoruz. Mesela, Rusya’daki think-tank’lere baktığımızda, Karabağ Savaşı’na ilişkin yaptıkları bir değerlendirme var. Diyorlar ki, Ermeni Kuvvetleri’nin materyal kayıplarıyla teritoryal kayıpları birbirine paralel gitmedi. Savaşın ilk başında çok ciddi materyal kaybı oldu, ama ciddi teritoryal kayıp olmadı. Bu da bir alarm ziliydi. Çünkü Sovyet envanterini kullanan Ermeni işgal unsurlarının Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin de elindeki yeni nesil, mesela Spike gibi, ya da Bayraktar TB-2 gibi unsurları ya da İsrail yapımı Loitering Munitions dediğimiz kamikaze dronlara karşı ciddi zafiyet gösterdiğini gördük. Bu kronik bir dizayn problemi. Bazı yorumcular Armata gibi unsurların buna çözüm olabileceğini söylüyor. Ben aynı kanaatte değilim. Burada Armata’nın dizaynı değil, Rusların bir senede kaç Armata üretip Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’ni Armata ile ne kadar teçhiz edebilecekleri de önemli. En nihayetinde bütün bu saydığım nedenler tabii zırhlı platform zafiyeti bunun tek nedeni değil. Rus Hava – Uzay Kuvvetleri’nin gereken hava üstünlüğünü sağlayamamış olması, Ukrayna Hava Kuvvetleri’nin uçmaya devam etmesi, Rusya’nın Çeçenistan’dan beri getirdiği kronik meskûn mahal muharebe zafiyeti sonrasında en nihayetinde kuzey sektörü çöktü ve kuzey sektöründen çekilmek durumunda kaldılar. Bu nedenle kuzey harekatını Yom Kippur olarak nitelendiriyorum ama bir taraftan da güney ve doğuda savaş devam ediyor.

Sonra Rusya Federasyonu Genelkurmayı’nın birden hedef küçülterek biz aslında doğudaki ayrılıkçı bölgeler ve güneyle harekâtı sürdürecektik, Kiev cephesini mecburen açtık açıklamasını gördük. Aslında burada izlememiz gereken iki tane kritik unsur var. Bizim de EDAM Savunma Programı’nda izlediğimiz. Birincisi; Odessa’ya yönelik bir amfibi harekât olacak mı? Çünkü Ukrayna’nın Mariopol ile birlikte Azak Denizi’ne çıkışı kesildi. Odessa’nın Rusların eline geçmesi durumunda Ukrayna fiili bir kara devletine dönüşecek. Bunun çok ciddi sonuçları olur. Yalnızca Karadeniz için değil, Dünya gıda güvenliğinden tutun, Karadeniz’in jeopolitik parametrelerine kadar çok ciddi sonuçları olur. Tabi Ukrayna gemisavar füze programının beklenenden çok daha olgun çıkması belki biz sizinle bu röportajı savaştan önce yapıyor olsaydık ve ben size Rus Karadeniz Donanması sancak gemisini donanması olmayan Ukrayna’ya kaybedecek ve batırılacak deseydim bu çok komik görünürdü, uçuk bir yorum görünürdü, ama bu oldu. Deniz mayınları meselesine gelirsek; Rusya Federasyonu amfibi birliklerinin ciddi disiplin sorunlarının olduğunun ortaya çıkması, mesela 810’uncu Kırım Garnizonunun da 810’uncu Deniz Piyade Tugayı’nda isyan çıktığına dair yalanlanmayan haberler de var. Dolayısıyla ben Odessa’ya yönelik böyle bir sonuç alıcı bir harekatın yakın olduğunu düşünmüyorum ama Rus harekatının adım adım da olsa başarı gösterdiği bir cephe var o da doğu sektörü. Severodonetsk gibi, Popasna gibi bölgelerde Rusların beklenen hızda değil ama tedrici olarak artan bir şekilde, yavaş bir ilerlemede de olsa arka arkaya bazı kazanımlar elde ettiğini görüyoruz. Şu çok önemli, en nihayetinde bu, Sayın Selçuk Bayraktar’ın da attığı bir tweetin de belirttiği gibi “En nihayetinde bütün savaşlar sonuçlanır, bu da sonuçlanacak” , bu çok doğru bitmeyen savaş yoktur, bu da bitecek. Fakat şu çok önemli Ruslar masaya askeri kazanımlarını maksimize ederek ve masadaki diplomatik müzakereyi de bulundukları son askeri noktadan açarak başlamak istiyorlar. Dolayısıyla bu da operasyonel tempoda uzun bir harekât olacağını, eğer Ruslar bir yerde sonuç alabilirlerse sonuç alacakları yerin de doğu sektörü olacağını gösteriyor. 

Tabii Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri için bu büyük bir hayal kırıklığı. Bu bizim bütün rüyamızı da değiştiriyor. Hem olumlu hem de olumsuz tarafları var. Olumsuz tarafı şu; Rusya Federasyonu’nu yöneten Sovyet İstihbarat Elite’nin devletler arası savaş eşiğini rahat geçebileceğini gördük. Bugüne kadar mülahazamız bizim savaş eşiğinin altında gri alanda hibrit müdahalelerde tutacağıydı ama bunu geçebileceklerini gördük. Bir taraftan da ben RAND Corporation’ın hazırladığı Baltık başkentlerinin 72 saatte işgal altında olabileceğini gösteren harp oyunlarını biliyorum. Aynı şekilde Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nin de bu tasvir edilen canavar olmadığını da gördük.

Defence Turkey: Şu anki gidişate göre Rusyanın bölgesel bir kazanım elde edeceğini söyleyebilir miyiz?

Can KASAPOĞLU: Zaten elde etmiş de durumda.

Defence Turkey: Ukrayna’nın son 10 yılda savunma sanayiinde belirli bir yetkinliğe sahip olmaya başladığını, bununla beraber Türkiye ile  de son yıllarda savunma sanayinde ciddi bir ortaklık kurulduğunu görüyoruz. Ancak özellikle demir-çelik ve savunma sanayinin de merkezlerinden biri olan Mariopol bölgesinin yoğun bombalanma sonucunda büyük hasar almış durumda ve Ukrayna  savunma sanayii şu anda dağınık bir durumda, çalışanlar büyük çoğunlukla başka ülkelere gittiler. Nihayetinde sizin de belirttiğinizi gibi bitmeyen bir savaş yok. Nihayetinde bu savaşta bitecek. Peki sonrasındaki süreçte Türkiye, Ukrayna’nın savunma sanayiinin yeniden toparlanmasında kendine önemli  bir rol edinebilir mi?

Can KASAPOĞLU: Çok güzel bir soru. Şimdi Türkiye ile Ukrayna arasında mükemmel evlilik diye tanımlayabileceğimiz bir savunma sanayii ilişkisi var. Niye? Birkaç kritik nedeni var bunun. Birincisi, şunu görüyorum; iki ülke bu vesileyle SEDEC Konferansı’nda da belirttim. Türkiye, sanayii devrimini endüstri devrimini ıskalayan ama enformasyon çağını yakalamış bir ülke. Robotik harp, SİHA sistemleri, Akıllı Çözümler, bunu yakalamış bir ülke. Ancak diğer taraftan tanklar 100 yıldır harp sahasında ve Türk Ana Muharebe Tankı henüz envantere giremedi. Ana Muharebe Tankı envantere girmeyen Türkiye robotik harp teknolojisiyle Karabağ’da savaşın seyrini değiştirdi. Şimdi bu çok ilginç bir durum. Yani Ana Muharebe Tankı üretemiyorsunuz ama robotik sistemlerle, donmuş bir çatışmayı doğal jeopolitik müttefikinizin lehine çözmek için çok kritik bir katkı verebiliyorsunuz.

Ukrayna’da bunun bir adım daha ileriye gittiğini gördük çünkü bugüne kadar yapılan açıklamalarda hep şunu gördük; Suriye-Arap Silahlı Kuvvetleri Rus Pantsirleri kullanıyor ama bu Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri personelinin yetersizliği, Ermeni İşgal Kuvvetleri Sovyet - Rus silah sistemleri kullanıyor ve Rus askeri danışmanları da var ama bu Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri değildir. Şimdi ise en nihayetinde Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nin kullandığı sistemlere karşı Türk drone teknolojisinin test edildiğini gördük. Ukrayna, Türkiye’nin tam tersi, baş aşağı çevrilmiş hali gibi. Enformasyon çağını yakalamaya çalışıyor, bir Ukrayna dronunun harp sahasında oyun değiştirdiğini göremiyorsunuz ama geç Sovyet teknolojisini çok iyi absorbe etmiş bir ülke. Dolayısıyla bu mükemmel bir evlilik. Çünkü Türkiye SİHA yapıyor, Ukrayna da bu SİHA’da kullanabileceğiniz motor teknolojisini, geç Sovyet dönemden miras aldı. İkincisi yine mükemmel bir evlilik. Çünkü biz böyle bir ilişkiyi bir Batı Avrupa ülkesiyle geliştirmeye çalışsak karşınızda, çok kritik siyasi süreçler, ağır bürokratik süreçler, ortak iletime yanaşmayan bir hükümet ve teknoloji transferi konusunda son derece kıskanç davranan bir savunma sanayii göreceksiniz. Türkiye’nin NATO üyesi olmayan ama burada kastım Rusya Federasyonu değil, NATO üyesi olmayan batılı ortaklıkları her zaman teknoloji transferi, ortak üretim konusunda daha cömert oldu. Güney Kore, 90’larda İsrail ve şimdi Ukrayna. Dolayısıyla bu bir pattern idi; yani Batılı olacak, Batı ile iyi ilişkileri olacak ama Batı Avrupalı olmayacak, Amerikalı olmayacak. Bu bir pattern idi Ukrayna da bu paternin son halkası.

Dediğim gibi dolayısıyla sistemler, alt sistemler bağlamında hem de siyasi irade ve savunma sanayii kültürü bağlamında evlilik iyi gidiyor. Türkiye de Ukrayna da ortak üretime ve teknoloji transferine açık. Bürokratik engeller; Amerikan kongresine benzer bir yapı iki tarafta da yok. Batı Avrupanın hassasiyetleri aynı şekilde iki tarafta da yok. Türkiye Cumhuriyeti Ukrayna’ya SİHA satarken örneğin; anti terör operasyonlarında kullanılmamasına ilişkin bir taahhüt koymadı. Biliyorsunuz, Türk SİHA’ları da ilk kez Rusya ile savaşta değil, Donbass’ta kullanıldı. Aynı şekilde Ukrayna da Türkiye’ye motor teknolojisi satarken, şuralarda kullanamazsın gibi bir taahhüt de koymuyor. Biz bunu NATO üyesi müttefiklerimizden yıllarca gördük. Şimdi bu mükemmel evliliğin geleceği sizin sorunuzda çok isabetle belirttiğiniz gibi, Ukrayna savunma sanayiinin, tek parametre bu olmamakla birlikte, bu savaşta ne kadar hasarsız çıkacağıyla ilintili. Mariopol önemli bir merkezdi, özellikle ağır sanayii bağlamında. Kaybedildi, geri alınmasını gönülden çok isterim ama bir think tank’ci olarak sorarsanız geri alınacağına dair ilişkin bir değerlendirme yapmam mümkün değil, gerçekçi değil. Dinyeper vadisi boyunca Ukrayna’nın savunma sanayii altyapısı da mevcut. Dinyeper vadisi boyunca çok büyük işgal senaryoları da vardı ama bunların gerçekleşmediğini gördük ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri direndi. Bir de Ukranya insan kaynağının da dağıldığını görüyoruz. Türkiye için bu çok önemli, ben sizin vasıtanızla burada Türk siyasi karar vericilerine de seslenmek isterim. Türk devlet aklı örneğin Nazi Almanya'sından ve Nazi Almanya'sı etkisi altındaki Avrupa’dan kaçan üst düzey insan kaynağının iyi absorbe etmeyi ve kullanmayı başardı. Dolayısıyla burada Ukrayna için böyle çalışmalar eminim vardır. Ama bu çalışmaların sistematik hale getirilmesi ve Türkiye’nin insan kaynağını kullanması çok önemli bir yetenek diye düşünüyorum ve dolayısıyla bu mükemmel evliliğin geleceğinin diğer parametresi de bu olacak. Ama Ukrayna’nın topyekûn işgalini bekliyor musunuz yani bütün Ukrayna savunma sanayiinin altyapısını akamete uğratacak şekilde diye sorarsanız, hayır bunu beklemiyorum. Ukrayna savunma sanayii hasar aldı, hasar tespiti yapmaya çalışıyoruz. Ukrayna savunma sanayii en nihayetinde bazı ciddi kabiliyeti de koruyarak buradan çıkacaktır.

Defence Turkey: Ukrayna ve Rusya için ciddi anlamda bir tahıl ve buğday ambarı diyebiliriz.  Karadeniz’deki ticari filoların, ticaretin yollarının tamamen kapanmış olması, ciddi anlamda bir gıda krizini de beraberinde getirdi. Bir taraftan da gaz arzının kesilmesi söz konusu. Bu nedenle gaz fiyatlarının da yukarıya doğru çıktığını görüyoruz. Savaşın daha da uzaması senaryosunda Sonbahar ve Kış döneminde Dünya ve nihayetinde bizim gibi kırılgan ekonomileri olan ülkelere etkisinin nasıl olacağı değerlendiriyorsunuz? Türkiye, kendi çıkarlarını ön planda tutarak nasıl önlemler almalı?

Can KASAPOĞLU: Bu da çok doğru bir soru. Bu bizim EDAM savunma programında çok üstünde durduğumuz bir konu. Burada birkaç kritik analitik girdi var. Birincisi şu; dünyada alınan kalori başına buğdayın payı ülkeden ülkeye değişiyor. Özellikle Ortadoğu’nun kırılgan ülkelerinde bireyin aldığı kalori başına buğday payının çok yüksek olduğunu görüyoruz. İkincisi, ekmek ve ekmek ürünlerinin bu söylediğim belki de Türkiye’de çok şaşırtıcı gelecektir ama özellikle bireyin aldığı kaloride buğdayın rolünün çok yüksek olduğu, ekonominin kırılgan olduğu, alım gücünün düşük olduğu ülkelerde ekmek fiyatlarının ciddi bir siyasi belirleyen olduğunu görüyoruz. Şöyle izah edeyim bir çarpıcı örnekle. Arap Baharında Mübarek rejiminin devrilip yerine Müslüman kardeşlerin geçmesi, Müslüman kardeşlerin Sisi liderliğinde bir müdahale ile devrilmesi ve mevcut Mısır rejiminin kurulması ve mevcut Mısır rejiminin ülkede yeni bir sosyal kontrat oluşturmaya çalışması sürecinde ekmek fiyatının dahil olmadığı, birey ve aile düzeyinde dahil olmadığı bir siyasi tartışma olmamıştır. Ekmek fiyatlarını iki katına çıkarırsanız, Lübnan’dan Kuzey Afrika’ya kadar birçok ülkede rejim değişikliği tehdidinde bulunuldu. Sosyal kontrat çöker. Burada kalori başına %40’lara varan buğday tüketiminin olduğu ülkeleri görüyoruz ve bu ülkelerde özellikle bireyin ve ailenin alım gücü son derece düşük. Bu gıda krizinde, devletin sübvansiyon marjı da daralıyor. Dolayısıyla bu jeopolitik etkileri olan ve jeopolitik etkileri Avrupa’daki raflarla falan da açıklanamayacak bir husus. İstihbarat analizini yaparken, analitik parametrelere iyi bakmak lazım. Bu aynı zamanda Türkiye’nin de çok ön plana çıktığı bir konu. Ben hem basından hem de uluslararası strateji çevrelerinden son dönemde, Ukrayna buğdayının Türkiye aracılığıyla dünyaya ulaştırılıp ulaştırılamayacağı ile ilgili soru almadığım gün neredeyse yok. Bu önemli çünkü Türkiye, savaşın başından beri birçok yerde kartlarını doğru oynadı, bu da Türk dış politikasının da Türk siyasalının da hakkını vermek lazım. Ukrayna’ya SİHA satışı yaparken hatta SİHA satışı değil, SİHA sistemlerini belli durumlarda bedavaya verirken, aynı zamanda Rusya Federasyonu’yla konuşmaya devam eden başka bir NATO üyesi ülke yok. S-400 alımı dolayısıyla CAATSA yaptırımlarına uğrayan tek NATO üyesi Türkiye. Aynı zamanda Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin en büyük destekçisi konumunda olan ülke de Türkiye. Çok ince bir hat üzerinde yürüyor ve bunu açıkçası bugüne kadar Türk dış politikasının başarı hanesine yazmak gerekiyor.

Burada buğdayın ulaştırılmasıyla ilgili birkaç tane husus var. Bu hususlardan ilki politik. Rusya Federasyonu bunu özellikle bir sopa gibi kullanıyor. Rusya Federasyonu’nu yöneten elit çok başarılı, mahir olduğunu görüyoruz formasyonları gereği. Bu sopayı ellerinden kolay kolay vermek istemeyeceklerdir. İkincisi, teknik sorunlar var. Yani Rusya Federasyonu tam olarak yeşil ışık değil ama bir samimi ışık yaksa ya da olumlu yaklaşsa bile; deniz mayınlarının temizlenmesi, deniz mayınlarının konumlarıyla ve durumlarıyla ilgili her iki taraf da devam eden bir savaş sürecinde istihbarat paylaşımı yapmak durumunda. Neredeyse imkânsız diyebileceğimiz bir durum. İkincisi, devam eden savaş durumunun altını çizmek lazım çünkü Ukrayna gemisavar füzelerinin bölgedeki varlığını biliyoruz. Ukrayna’ya verilen Harpoon’dan tutun da İsveç’ten yanılmıyorsam RS-17 gibi çok çeşitli menzillerde ve yeteneklerde sistemlerin de verildiğini biliyoruz. Dolayısıyla burada siyasi olarak anlaşsanız da taktik düzeyde komutanın elinde angajman kuralları var. Önüne gelen bir istifadi ve anlık olarak değişen harp sahası resmi var ve bölgede Rusya Federasyonu Deniz Kuvvetleri Karadeniz Donanması var ve biz sizinle bu röportajı yaparken Odessa’ya seyir füzeleri düşmeye devam ediyor. Siz stratejik düzeyde ve siyasi açıdan anlaşsanız da taktik düzeyde komutanların özellikle angajman kuralları dolayısıyla işi çok farklı yere taşıması da söz konusu. Kaldı ki, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nde de Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nde de emir komuta birliği dışına çıkıp bu işi farklı sahiplerle sabote etmek isteyen insanlar olur mu olmaz mı, bu açıkçası imkânsız da diyemeyeceğim bir durum.

Defence Turkey: Peki sizce ticari bir koridor açılması mümkün mü?

Can KASAPOĞLU: Koridor açılması teknik olarak mümkündür, esas sorun koridor açıldıktan sonra o koridorun bir kazaya kurban gitmemesidir. Çünkü bölgede mayın temizliği faaliyeti yapmanız lazım. Mayın temizliği faaliyetini yapmayı Ukraynalıları ikna etmeniz lazım. Rusların bir amfibi harekât yapmayacaklarının güvencesini vermeleri lazım. Siz devam eden bir işgalci tarafından güvence alacaksınız. Dolayısıyla Lavrov’un verdiği güvence General Dvornikov’u ne kadar bağlar ya da General Dvornikov bu hususa ne kadar uygun hareket eder o da ayrı bir konu.

Bir de şunu görmek lazım, tam Rusça ifadeyi de kullanayım “maskirovka” bu stratejik yanıltma konseptinin de Rus harekât tasarısının organik bir parçası olduğu Sovyetler Birliği döneminden beri unutmamak lazım. Dolayısıyla koridor teknik açıdan açılabilir mi, evet koridor teknik açıdan açılabilir. Çünkü sorduğunuz sorunun lehçeleri şunlar; Mayın temizliği yapılabilir mi? Evet yapılabilir. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne Rusya Federasyonu’na şu koridorda gemisavar füzeleri ve Karadeniz Donanması’nın faaliyetleri ile ilgili belli tahkikler konacağı ile ilgili bir mutabakata varılabilir mi? Teknik olarak varılabilir. Varılamayacağını söyleyemem, önünde teknik olarak bir engel yok. Bu gemilere eşlik edilebilir mi İngiliz limanlarına kadar? Evet edilebilir, bu görev de başarılabilir Deniz Kuvvetlerimiz de bunu yapabilir. Ama bütün bunlar teorik üzerinden yapılabilirken bir kazaya kurban gider mi bu iş derseniz eğer, tek bir gemisavar batarya komutanının yapacağı hataya, bir Rus korvet ya da firkateyn komutanının, denizaltı komutanının yapacağı hataya ya da mayın temizle faaliyeti sırasında unutulan tek bir mayına bakar bu iş. Bu koridorun da devam eden bir savaş koşullarında ateşkes olmaksızın açılması bir diğer kritik husus. Savaşan tarafları ateşkes olmadan masaya oturtacaksınız. Dolayısıyla bir cümlede özetle derseniz bu koridor açılabilir ama işler tutulması çok ciddi risk faktörleriyle tehdit altında.

Defence Turkey: Bu hava sahası için de geçerli bir bu durum değil mi?

Can KASAPOĞLU: Hava sahası için daha ciddi çünkü hava sahasında devam eden bir hava savaşı var. Ukrayna’nın donanması yok. Dolayısıyla şu anda biz sizinle şu konuşmayı yaparken Ukrayna denizaltıları ve firkateynleri Rus denizaltıları ve firkateynleri ile karşı karşıya değil. Ama Ukrayna gemisavar füzeleri Rus donanmasını hedef almaya devam ediyor.

Defence Turkey: Batı Avrupa ülkeleri bir yandan 5 milyonda fazla Ukrayna’dan gelen mültecilere kapılarını açarken diğer yandan güvenlik endişeleriyle silahlanma politikalarında da ciddi değişiklik yaptıklarını görüyoruz. Almanya kısa vadede 100 milyar euroluk yeni bir silahlanma bütçesini devreye soktu. Diğer Avrupa ülkelerinde de çeşitli yeni alımlar olduğunu takip ediyoruz. Gelecek dönemde Avrupa ülkelerinin silahlanma politikası nereye doğru evrilecek ve bu silahlanma politikasının içinde Türkiye kendine nasıl bir yer bulabilir?

Can KASAPOĞLU: Moskva Kruvazörünün batırılması gibi yine bu röportajı sizinle birkaç sene önce yapsaydık imkânsız bir şey derdim. Almanya Hava Kuvvetleri’nin taktik nükleer görevleri de içerecek şekilde F-35 alımı yapacağını Defence Turkey’e bundan birkaç sene önce söylesem muhtemelen bu röportajı yayınlamaz, benim de fazlasıyla hayalperest bir analist olduğumu düşünürdünüz. Muhtemelen bunu rüyamda görsem ben de bunun bir rüya olduğunu düşünürüm. Ama bu gerçek. Yine bundan birkaç sene önce eğer NATO Muhabere Kuvveti’nin de Çok Yüksek Hazırlıklı Muhabere Kuvveti’nin (VJTF’in) ilk defa savunma ve caydırıcılık rolüyle mobilize edileceğini söyleseydiniz herhalde bu da gerçekçi olmazdı. Almanların 100 milyarlarca Euroluk bir savunma modernizasyonu vizyonu ortaya koyacağına büyük ihtimalle Almanya’da bunu savunanların, ki çok azdır, kendisi de inanmazdı. Şunu şöyleyim, F-35 alımı meselesi Almanya’da Hava Kuvvetleri Komutanı’nın kariyerine mal olmuştur biliyorsunuz. Sadece bununla ilgili olumlu görüş belirtmek bile, bu artık realite.

Şimdi bu iş nereye gidecek? Açıkçası Ukrayna savaşı bir uyandırma servisi. Soğuk Savaş dönemi bittikten sonra Avrupa’da hem harbe hazırlık seviyesi hem askeri varlık hem de savunma harcamasının çok radikal bir düşüşte olduğunu gördük. Ukrayna savaşı buna son verdi. İkincisi white paper dediğimiz, devletlerin uluslararası güvenlik ortamını analiz ettiği açık kaynaklı yayınların hemen hemen tamamının devletler arası savaş riskinin çok düşük, terörizmi birincil tehdit olarak tanımlayan paradigmalarının da Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte çöktüğünü gördük. Avrupa’nın coğrafi olarak en büyük ülkesi, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri tarafından fiili olarak işgal edildi. Tabi bundan sonra artık bizim beklediğimiz şeyler savunma harcamalarımın artması, NATO’nun Soğuk Savaş dönemine yakın bir kimlik kazanması, şunu unutmayalım NATO’nun kurucu babaları herhalde 5’inci maddesinin Varşova Paktı işgaline karşı değil de deteritoryal bir terör tehdidine karşı El-Kaide terör örgütü tarafından gerçekleştirilen 11 Eylül terör saldırılarından sonra hayata geçirileceğini herhalde hiç düşünmemişlerdi. NATO’nun biraz daha aslında rücu ettiğini, edeceğini gözlemliyoruz.

Biz sizinle bu röportajı yaparken henüz Madrid Zirvesi gerçekleşmemişti ama yayınlandığında gerçekleşmiş olacak. Dolayısıyla bu bizim için de bir “Litmus testi” ama Madrid Zirvesi’nden ben NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki NATO’ya hiç benzemediği kadar benzeyerek çıkacağını düşünüyorum. Artık Avrupa’da gördüğünüz güvenlik ortamı budur aşağı yukarı.

Defence Turkey: Bir dönem çok  gündeme gelmiş hep kağıt üzerinde  kalan Avrupa ordusunun kurulması konusunda düşünceleriniz nelerdir? Yeniden Almanya’nın öncü olacağı bir süreç başlayabilir mi?

Can KASAPOĞLU: Ben bu orduyla ilgili Anadolu Ajansı’na yazdığım bir makalede kullandığım ifadeyi yeniden tekrar edeceğim çünkü aynı kanaatteyim. Bu orduyla ilgili, Avrupa Birliği bürokratları birçok toplantı yapacak. Fransızca ve Almanca birçok neşriyat göreceksiniz. Çok ciddi toplantılar yapılacak, think-tank toplantıları ve arkasından kokteyller yapılacak, Avrupa’da genelde bu işler böyle yapılıyor. Ama bu orduyu siz gazetecilik kariyeriniz boyunca, ben think-tank kariyerim boyunca, resmi geçit yaparken görmeyeceğiz. Şunun altını çizeyim, bu ordunun resmi dilinin, yazışma dilinin, karargâh yazışma dilinin ne olacağı dahi Avrupa’da birkaç araştırma merkezinde biraz çalışmış biri olarak dahi söylüyorum, karargâh dilinde hangi yazışmanın hangi dilde yapılacağı dahi ciddi bir ihtilaf konusudur ve birçok Avrupalı devletin bu hususta anlaşamayacağına eminim.

Tabi şu da var, bu ordunun nükleer caydırıcılık kapasitesi ne olacak? Kendi nükleer planlamasını ve nükleer kabiliyetini NATO deruhtesine açmayan Fransa’nın, örneğin Polonyalı generallerin deruhtesine açacağını düşünmek daha önce belirttiğim gibi arkasından bir kokteyl gelen, saatlerce konuşulan, sıkıcı Avrupa think-tank konuşmalarının konusu olur. Çok iyi teliflerin olduğu çok iyi raporlar da yazılır bu konuda. Dolayısıyla en nihayetinde şöyle söyleyeyim, siz gazetecilik ben think-tank kariyerim boyunca, geçtim savaşmayı resmi geçitte bile görmeyeceğiz.

Defence Turkey: Sayın KASAPOĞLU, bizim coğrafyamıza dönersek; Adalar Denizi’den Doğu Akdeniz’e kıta sahanlığımızda, son dönemde Yunanistan’ın özellikle kendi egemenliğindeki adaları giderek silahlandırdığını ve daha agresif bir politika yürüttüklerini görüyoruz. Hatta son dönemde artan bir şekilde Türkiye’ye karşı angajmanları da oluyor. Yunanistan, Fransa’dan ‘Rafale’ savaşa uçağı alırken, Amerika’dan da F-16 Viper alımı ile beraber F-35 satın alımı içinde Amerika kongresine başvuruları var. NATO ülkesi Yunan tarafında batı destekli silahlanma politikası hızlanırken diğer tarafta NATO ülkesi Türkiye ise Amerika ve Avrupa ülkelerinin ambargolarının gölgesinde kendi milli projelerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Ama bunun yanında milli projeler belirli aşamaya gelineye kadar dışarıya kritik teknolojilerde bağımlıyız. Özellikle yurtdışından birçok kritik teknolojileri alamıyoruz, platformlara ulaşmamız zorlaşıyor, projeleri yavaşlatmaya yönelik pek çok da uygulamaya şahit oluyoruz. Diğer yandan HvKK’nın de acil uçak ihtiyacı, F-35 programından çıkarılmamız sonrasında, TF-X envantere girene kadar devam edecek. Bu kapsamda Amerika’dan F-16 Block 70 alımı ve kapsamlı modernizasyon ile beraber Avrupa’dan da Eurofighter tedariki yeniden gündeme geldi. İngiltere ile bu dönemde yaklaşık 32 kalemde uygulanan ambargolar geçtiğimiz aylarda kaldırıldı ve yeniden sıcak temas var. Hatta Eurofighter’lar  Uluslararası Anadolu Kartalına katılım gösterdiler. Bir taraftan acil ihtiyaçlar, bir tarafta yapılması zaruri milli projeler. Buradaki rasyonel bakış açısı ve ilerleyiş nasıl olmalı? Turkish Fighter ve MIUS gibi insansız savaş jeti projelerinin geliştirme süreçlerinin başarıya ulaşması için kısa ve orta vadede sizce Türkiye nasıl bir yol izlemeli?

Can KASAPOĞLU: İlk üzerinde durduğunuz Yunanistan-Fransa ilişkileri ve Yunanistan’ın savunma modernizasyonu ile ilgili kısaca görüşlerimi belirterek başlayayım. Fransa ve Yunanistan bu savunma antlaşmasının özellikle 2’nci maddesiyle Türkiye karşıtlığı zemininde son derece miyop, doğru tabiri kullanmaya çalışıyorum, bir ‘casus foederis’ (devletler arası yapılan antlaşmaların, hangi şartlar gerçekleştiğinde işlerlik kazanacağı anlamında kullanılan deyim) ortaya koymuştur maalesef. Ancak daha da önemlisi iki sorumlu NATO üyesinin davranmayacağı şekilde davranıyorlar. Bunun nedeni de şu, şimdi siz bir bilateral savunma antlaşması imzalıyorsunuz bu savunma antlaşmasına NATO’nun 5’inci maddesini duplike edecek bir ‘casus foederis’ koyuyorsunuz. Ege’nin iki tane tarafı var, bir tanesi Türkiye bir tanesi de Yunanistan. Ege’nin iki tarafı da NATO üyesi ve Ege’de geçerli olan Washington Antlaşması’nın 5’inci maddesidir bir askeri ittifak çerçevesi olarak. Siz Washington Antlaşması’nın, NATO kurucu antlaşmasının 5’inci maddesini duplike edecek ve bilateral çerçevede bir ‘casus foederis’i Ege’ye koyduğunuz zaman, Ege’de tehdit ettiğiniz şey esasen Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye değil aslında NATO bütünlüğüdür.

İkincisi ve daha da vahimi sizin siyasi makamlarınız bu ‘casus foederis’i Avrupa otonomisi çerçevesinde sunarsa eğer, siz aslında Avrupa otonomisinin, tırnak içinde Varşova Paktı olarak, yani ötekisi olarak zımnen de olsa Türkiye’yi ve Türk Silahlı Kuvvetlerini tanımlamışsınız demektir. Avrupa otonomisinin ötekisi olarak eğer Türkiye’yi tanımlarsanız Avrupa otonomisi fikrini NATO’yu ve transatlantik güvenlik mimarisini destekleyecek veçheden alır, NATO’yu bölecek veçheye taşırsınız. Eğer bunu dünyada beğenen bir yer var mı diye bana sorarsanız muhtemelen Kremlin’in çok hoşuna gitmiştir derim. Bir de burada kritik bir soru sorarım, örneğin Vladimir PUTIN’e sorsalardı, Fransa ile Yunanistan arasındaki bu anlaşmanın yapılmasını sabote edelim mi etmeyelim mi diye Rus servisi, muhtemelen PUTIN etmeyin çünkü bu NATO birlik ve bütünlüğüne muharriz bir anlaşmadır derdi. Konunun siyasi özetini bu şekilde geçmek mümkün.

Fransız ve Yunan dostlarımıza, dostlarımız ifadesinin altını çizerek söylüyorum diplomatik misyonların bu neşriyatı çevireceğini ve merkezlerine kriptoyla geçeceğini de bilerek bunu söylüyorum, benim burada verdiğim mesaj Türkiye’deki ana akım savaş tamtamları çalan sorumsuz retorikten çok farklı. Fransa ve Yunanistan’ın NATO üyesi ülkeler olarak sorumlu davranmaları gerektiğini, Türkiye karşıtlığı miyop çerçevesiyle hareket ederken birden istemeyecekleri bir şekilde, Avrupa otonomisini bu şekilde konumlandırarak transatlantik güvenlik mimarisine çok ciddi zarar verebileceklerini söylüyorum. Dolayısıyla bu, Türkiye’de her gün dinledikleri şarkıdan çok farklı bir uyarıdır dostlarımıza. İkinci kez altını çizerek söylüyorum, biraz diplomatik sorumlu davranmak gerekir diye düşünüyorum burada, hele Ukrayna’da savaş devam ederken. Ege’de Washington Antlaşması’nın 5’inci maddesi, yeterli ve biricik olması gereken bir uluslararası askeri ittifak garantisidir. Bunun dışında herhangi bir şeyi bölgeye tevdi ederseniz, bir Türk atasözüyle bağlayalım, kaş yaparken göz çıkartırsınız ve siz zarar görürsünüz.

Şimdi ikincisi Yunanistan savunma modernizasyonuna geçelim. Şimdi, Yunanistan savunma modernizasyonunda özellikle platform alımı bağlamında ve teknolojik zeminde ciddi bir atılım olduğunu görüyoruz. Şimdi Yunanistan özellikle eğer F-35 alırsa 5’inci nesil bir sisteme sahip olacak. Ben her zaman şunu söylerim, F-35 5’inci nesil bir uçak değil, F-35 5’inci nesil hava harekâtı anlamına gelir. 5’inci nesil hava harekâtı 4’inci nesil hava harekâtından farklıdır. Türkiye’de maalesef bu iş dog fight gibi kinematik avantajlara odaklanmış durumda ama 5’inci nesil hava harekâtı kinematik avantajların çok ötesinde, data füzyonuyla ilgili bir ağ merkezli harekatın farklı bir boyuta taşınmasıyla ilgilidir, komuta kontrol yetenekleriyle ilgilidir, havadaki uçağın kinematik avantajlarından çok kaç milyon satırlık yazılım kullandığı daha önemli bir parametredir. Dolayısıyla konuyu doğru tartışmak gerekiyor. Burada F-35 alımı yapmış, Hava Kuvvetlerine F-16’nın en üst modernizasyon varyantı olan Viper seviyesine teçhiz etmiş.  Aynı şekilde 4.5 nesil diyebileceğimiz Rafale gibi çok farklı, çok yönlü unsurlar sunmuş ve özellikle burada Rafale kadar da silah sistem konfigürasyonunun da önemli olduğunu düşünüyorum yani Exocet füzesinden tutun, gemisavar kapasitesinden tutun Meteor füzesine kadar silah sistem konfigürasyonunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tabi çok ciddi bir teknolojik jenerasyonel avantajdır. Tek başına parametre midir? Tek başına parametre olsaydı Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetlerinin Yemen’de Husilerin üstünden silindir gibi geçmesi gerekirdi. Tek başına bir şey değildir, oyun değiştirici değildir. Ama en nihayetinde girdilerinden biridir. Şunu da unutmamak lazım, Yunanistan Silahlı Kuvvetleri de Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetleri değildir. Yunanistan Silahlı Kuvvetleri en nihayetinde onlarca yıldır NATO standartlarında eğitim yapan bir silahlı kuvvetlerdir. Altını çizmek lazım, ben bunu yine, hem bu neşriyatı takip edecek dostlarımıza, yine dostlarımız kelimesinin altını çizerek, Yunanistan’da da çok kıymetli dostlarımız var, ama Türk kamuoyuna da yönelik ve Türkiye’de de popülist bir şekilde savaş tamtamları çalanlara da yönelik bir şekilde söylenebilir. Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşı kışkırtmak jeopolitik bir felaketi kışkırtmaktır. Niye jeopolitik felaketi kışkırtmaktır? Çünkü bu savaş muhtemelen çok cepheli olur ve nereye sıçrayacağını tahmin edemezsiniz, kontrol de edemezsiniz. Bu iki silahlı kuvvetler Trakya’da kara harp çerçevesinde karşı karşıyadır. Ege’de hava deniz harp çerçevesinde karşı karşıyadır. İki ülkenin de ileri konuşlu unsurları Kıbrıs’ta henüz bir barış antlaşması olmayan, ateşkesle yürüyen hassas bir siyasi durumla karşı karşıyadır. Geçmişin acı olaylarını unutmuş değiliz.

Dördüncüsü, bütün faktörleri iki NATO üyesi ülkenin savaş durumunda bulunmasının diplomatik etkilerinin Ege’de sınırlı kalacağını düşünmeyin. İki NATO üyesi ülke Ege’de savaşırsa ertesi gün bir Eston gazetesi bu haberi basacaktır ve Eston savunma bakanı bunu okuyacak. Bir Polonya generali sabah uyandığında masasının üzerinde bunu bulacak ve okuyacak. Bu transatlantik bir felaket. Her iki tarafın da sorumlu olması lazım. Her iki taraf da yani Türkiye’de Yunanistan’a karşı, Yunanistan’da Türkiye’ye karşı savaş tamtamları çalanlar, her iki taraf için söylüyorum Türkiye’nin ve Yunanistan’ın dostları değildir. Bunu akademik kariyerini askeri enstitülerde yapmış, savunma sanayii ile çok yakın çalışan bir düşünce kuruluşunda bir savunma programının başında olan, kesinlikle anti-militarist, pasifist de olmayan, askeri gücün gerektiğinde kullanılmasına inanan birisi olarak söylüyorum. Yani bir barış aktivisti değilim. Reel politiğe inanan biriyim. Askeri güç gerektiğinde sorunu çözer ama bu kortizon tedavisi gibidir. Tıp analojisiyle kullanmak gerekirse. Doğru yerde yaparsanız hastayı kurtarır, yanlış yerde yaparsanız hastanın hayatına mal olursunuz. Nasıl kortizon tedavisinin ehil, işini iyini bilen rasyonel, akılcı, iyi eğitimli bir doktor tarafından uygulanması gerekirse, askeri güç kullanımı formülasyonunun da aynı sorumlu, iyi eğitimli, dünyayı literatürü bilen beyinler tarafından uygulanması gereklidir. Kortizon tedavisi gibidir. Doğru yerde hayat kurtarır, yanlış yerde çok ciddi problemler doğurur. Türk Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı, mimarı ve komutanının, Mustafa Kemal Atatürk’ün savaşı cinayet olarak tanımladığını, zaruri olmayan durumda, unutmamamız gerekir.

Defence Turkey: Peki sizce Türkiye’nin askeri doktrinler açısından şu an ara çözüme ihtiyacı var mı?

Can KASAPOĞLU: Birincisi, Türkiye’nin mutlaka bir ara çözüme ihtiyacı var. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Hava Kuvvetleri 4’üncü nesil kabiliyetle 10 yıl geçirmeye maalesef devam edemez. Gerçekçi olmam gerekirse eğer özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde temas ettiğim meslektaşlarım, mevcut kongrenin Türkiye’ye bir toplu iğne bile vermeye razı olmayacağını söylüyor. Kanımca Türkiye’nin F-16V alımı talebinden sonra yaptığı, biliyorsunuz küçük bir güdümlü havadan havaya görüş ötesi mühimmat alımını içeren bir paket talebi var. Sanırım bu İngilizce tabiriyle, testing the waters, suyu test etmek için de diplomatik olarak kullanılabilecek bir ‘Tell-Tale Indicator’, askeri bir diplomatik istihbarat emaresi. Ama ben kongredeki siyasi ortamda Türkiye karşıtlığının çok fazla para ettiğini görüyorum. Eurofighter Typhoon seçeneği burada ön plana çıktı. Şimdi açıkçası bu konuda çok kesin olmak istemem. Savunma ekonomisi açısından doğru mudur derseniz savunma ekonomisi açısından ikili savaş uçağı işletmek her zaman çok pahalıdır. Dolayısıyla vergi mükellefine yüktür. Emekli edilecek Eurofighter Typhoon varyantı Tranche 1’ler. Uçuş saatlerinin bitmesine daha var. Erken emekli ediliyorlar. Uçuş saatlerinin yarısını dahi doldurmadan emekli ediliyorlar. Dolayısıyla lojistik çöp almıyorsunuz tırnak içinde ama silah sistem konfigürasyonuna bakarsanız, Türk Hava Kuvvetlerini pek memnun edeceğini söylemek mümkün değil. Kaldı ki Türkiye’nin F-16’ya entegre ettiği milli mühimmatlar ve entegre etmeyi planladığı da milli mühimmatları, burada kaynak kodları üzerinden geniş bir anlaşma yapıp acaba entegre edebilir misiniz, edemez misiniz; bu soru işareti Türkiye’nin askeri diplomatik kabiliyetine kalmış.

Şunu unutmayın Türk Hava Kuvvetleri savaşan bir Hava Kuvvetleri. Ben Türk Hava Kuvvetlerinin aynı anda hem PKK hem IŞİD hedeflerini bombalayan, bir taraftan da başka sektörlerde muharip hava devriye görevlerinde uçan, önleme görevleri icra eden bir hava kuvvetleri olduğunu; bunu yaparken de bir taraftan NATO Air Policing görevlerine gönderildiğini biliyorum. Çok az hava kuvveti var dünyada bunu yapabilen. Silah sistem konfigürasyonunun, harp durumunda siyasi olarak müttefiklerimizin beğenmeyeceği koşullarda da Türk Hava Kuvvetlerini tatmin etmesi gerekir. Sadece kâğıt üzerinde yetmez, verilecek güvenceler ve teknik mülahaza yetmez. Dolayısıyla ideal olan hangisi derseniz, tabi ideal durum Türkiye’nin F-16 V modernizasyonunu ara çözüm olarak gerçekleştirmesi ve F-35 programına dönmesidir. Bu durumu da yine bir tıp analojisiyle söyleyelim. Bir tedaviye başlarken birinci prensip hastaya zarar vermemektir, ‘First, do no harm’. SU-35 alırsanız örneğin bir ara çözüm diye CAATSA yaptırımlarının ikinci raundunu çok ağır bir şekilde tetiklersiniz ve hastaya zarar verirsiniz. Eurofighter Typhoon ideal bir çözüm olmasa da savunma ekonomisi açısından çok kötü bir SU-35 alımı da değildir. Yani hastaya zarar verecek, Türkiye’yi yeni bir yaptırım sarmalına sokacak, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte batıyla belirli bir diplomatik uzlaşı da sağlanma zemini bulmuşken bunu sabote edecek SU-35 alımı ya da Çin’den bir alım yapılabilir, böyle bir şey değildir. En başından S-400 alımında Türkiye’nin F-35 programından dışlanacağını ve CAATSA yaptırımlarını Çin modeliyle aynı şekilde Savunma Sanayii Başkanlığı tüzel kişiliğine de gelebileceğinin herhalde iyi hesaplanmadığını da burada görmek lazım diye değerlendiriyorum.

Defence Turkey: S-400 Uzun Menzilli Hava Savunma sistemlerinin tedariki sonrasında yaşanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? İlk sistemin gelmesinin ardından ikinci sistemin alımı ise opsiyoneldi ve bu konuda kesin bir karar ortaya konmamış durumda. İçinde bulunduğumuz bu sürecin yansımaları sizce nasıl olacak?  Batı ile denge politikası yürüten, yakınlaşan bir Türkiye mi yoksa opsiyonu kullanıp yeni sistem alımı yapan bir Türkiye mi?

Can KASAPOĞLU: Şimdi ben kitabın ortasından gideyim bu sorunuza. Birilerini üzebilir bu söylediğim ama üzmemeli çünkü bunu söylerken Türkiye’nin milli menfaatleri dışında gözettiğim bir şey yok. Ben bu yanlış kararı alanların da Türkiye’yi en az benim karar sevdiklerini biliyorum. Dolayısıyla bu yanlış kararı alanlar da Türkiye’ye olan sadakatlerinden ya da sevgilerinden bir asla şüphe duyulmayacak şekilde yanlış bir analitik çerçeve ortaya koyarak bunu yaptılar diye düşünüyorum. En azından bu konuda içim rahat çünkü ben bir düşünce kuruluşunun savunma programının başında olan biriyim. Bu memleketin askeri enstitülerinden yetiştim, akademik unvanımı bu memleketin askeri enstitülerine borçluyum. Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır. Benim görevim de gördüğüm tabloyu karar vericilerin önüne en objektif şekilde sunmak.

Şimdi birincisi, Türkiye düzeyinde bir ülkeye SAM (Surface-to-air missile) merkezli bir hava savunma mimarisi kurmak, bu hava savunma sistemi Türkiye’nin radar altyapısıyla tamamen uyumlu dahi olsa mantıklı değil çünkü Türkiye Singapur değil, Türkiye Tayvan değil. Yani SAM sistemleri önemlidir ama SAM ağırlıklı bir hava savunma mimarisi kurulabilecek coğrafi parametreler vardır, kurulamayacak coğrafi parametreler vardır. Türkiye’nin topografik, coğrafi şartlarında SAM merkezli bir hava savunma mimarisi önermek bildiğimiz askeri bilimlerin gerçekleriyle örtüşmüyor. Bu hava savunma mimarisini stand-alone bir stratejik SAM sistemiyle kurarsanız, bu benim ifadem değildir, stand-alone olacağı aynen bu şekilde birinci ağızdan Türkiye’de en yetkili kişiler tarafından söylenmiştir. Bu bir, edebiyat analojisiyle bu sefer konuşalım, oksimorondur yani sıcak buz, soğuk güneş ne demekse edebi olarak, stand-alone stratejik SAM sistemi o demektir. Çok basit sorular var. Mesela S-400’ü Ege’ye matuf konuşlandırmayla ilgili birtakım yorumlar görüyorum. Bu yorumlara sorulacak tek bir soru var. Bölgede muharip hava devriye görevi uçan savaş uçakları F-16’larla, aynı şekilde bölgede bir harp durumunda ya da bir tırmanma durumunda istihbarı faaliyette bulunacak olan Barış Kartalı, AWACS uçaklarıyla S-400 bataryaları hangi data link üzerinden bilgi paylaşacaktır? Bakın bu sorduğum sorunun Türkiye’de siyasi sosa bulanmış yorumlarla hiçbir ilgisi yok. Ben çok basit bir soru soruyorum. Bölgede muharip hava devriye görevleri ya da önleme uçuşları ve bölgede konuşlandıracağımız AWACS uçakları gerçek zamanlı olarak S-400’le bilgi paylaşabilecek mi? Eğer paylaşamayacaksa friendly-fire dediğimiz dost ateşi durumu için inkübatör gibi bir şey ortaya koyuyorsunuz siz. Ne yapacaksınız? Belli killbox’lar oluşturup bu killbox’lara muharip hava devriye görevlerini mi sokmayacaksınız? Bu düzeyde bir harekâtı yaparken bölgede uçan uçaklarımızı ne kadar riske atacaksınız?

Sonra basit bir soru daha soruyorum, S-400 bataryalarının SAM konfigürasyonu ne olacak? SAM konfigürasyonu olmadan hava savunma mimarisi olur mu yani S-400 bataryalarını düşman SEAD/DEAD faaliyetinden ne ile koruyacaksınız? Bu koruyacağınız unsurla S-400 sistemleri bilgiyi nasıl paylaşacak? Bu da çok somut bir soru. Ve dediğim gibi bunlar hiç siyasi sosu olmayan sorular. Bakın anti-emperyalizm, NATO, Amerika Birleşik Devletleri gibi hiçbir politik tezahürü olabilecek kelime dahi kullanmadım bu soruları sorarken. Net soru sordum: data link ve SAM konfigürasyonu. Şunu anlarım, anlarım derken desteklemem ama askeri mantığını anlarım; Türkiye S-400 ile birlikte Rusya Federasyonu’ndan ayrıca SA-17, Pantsir ve A-50 alımı yapacak, Anti-Stealth bazı radarlar var Nebo-M gibi, bunun da alımını yapacak ve vergi mükellefleri üzerine inanılmaz bir yük oluşturacak, lojistik olarak irrasyonel bir yük oluşturacak ama en azından teknik olarak anlamlı bir hava savuma konfigürasyonu kuruyoruz derseniz savunma ekonomisi bağlamında yine şerh düşerim. Lojistik işletim olabilirliği üzerinde yine şerh düşerim, ama teknik olarak bunu bir mühendise anlatabilirsiniz.

İkinci batarya alımı yapacaksınız, sorduğum bütün sorular hala daha geçerliliğini koruyacak, üstelik CAATSA yaptırımlarının ikici raundunu böylece tetiklemiş olacaksınız. Kar-zarar hesabı yapmak gerekiyor. En nihayetinde Türkiye’deki vergi mükellefleri de Almaz-Antey’in sponsorları değildir. Bu konuya verecek yanıt bu.

Defence Turkey: Burada bir soru daha sorayım S-400 ile ilgili. Sizce çözüm en sonunda nasıl olur?

Can KASAPOĞLU: Çözüm zaman makinesi, ama zaman makinesi geriye dönüp almamak değil. Çözüm şu, Sayın Savunma Bakanı’nın dile getirdiği Girit modeli ifadesi vardı malumunuz. Girit modeli şu demek teknik olarak, Türkiye’nin aslında Sayın Savunma Bakanı’nın da önerdiği şey bir yarı Girit modeli çünkü Yunanistan S-300’leri Girit’te çok düşük harp, depo seviyesi diyeceğimiz harbe hazırlık seviyesinde tutuluyor. Düşük harbe hazırlık seviyesi ve aktif olarak konuşlandırma yapılmaması Girit modelinin birinci ayağı. İkinci ayağı da bu S-300’lerin hem Yunanistan-İsrail tatbikatları gibi ama bir taraftan da non-functional dediğimiz NATO deruhtesinde bir üste tutulması. Şimdi Türkiye’nin S-400’ü NATO deruhtesinde olacak şekilde ya da NATO tatbikatlarına açacak şekilde tutması mümkün değil, Türkiye-Rusya ilişkileri bağlamında bu sefer CAATSA krizi gibi bu sefer orada bir kriz oluşturursunuz, mümkün değil. Ama burada kastedilen yarı Girit modeliydi yani S-400’ün muharip konuşlandırma olmaksızın düşük bir seviyede, belki de depo seviyesinde tutulması. Bu çözüm müydü? Zaman makineniz varsa çözümdü. Niye zaman makineniz varsa diye söylüyorum? National Defence Authorization Act, Amerika Birleşik Devletleri’nde çıkmadan önce S-400 ile ilgili kesin bir lafız kullanmadan önce, böyle bir lafzı belirlemeden önce ve CAATSA yaptırımları gelmeden önce Türkiye eğer ben Yunanistan’ın S-300’leri Girit’te tuttuğu gibi tutacağım diye bir paket içerisinde, tam olarak Girit Modelinde uygulamadan eğer tutsaydı belki de çözüm olması mümkündü.

Ama burada doğru önlemi doğru zamanda uygulamak gerekiyor. Bu önlem bir diplomatik gün kurtarıcıydı. Diplomatik ‘Day saver’dı. Diplomatik zevahiri toplayıcı bir önlemdi. Fakat National Defence Authorization Act, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu konuda S-400 konusunda net bir geri dönülemez çizgi çizip bir de CAATSA yaptırımlarını uygulandıktan sonra ortaya kondu. Dolayısıyla cevap zaman makinesi.

Defence Turkey: Doğu Akdeniz'de doğalgaz ve petrol araştırma çalışmalarında Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile belirli kıta sahanlığı konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Ancak son dönemde de özellikle İsrail ile bir yakınlaşmanın, bir sıcak temasın olduğu da görülüyor. Bu yakınlaşmanın Türkiye’ye ne gibi katkıları olabilir. Diğer yanda Mısır’la da belirli bir aşamada görüşmeler gerçekleşiyor. Siz nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?

Can KASAPOĞLU: Şimdi Türk dış politikasında bunu eleştirmemek lazım. Yani bu doğru adımlar atıldığı zaman, doğru adımların doğru olduğunu söylemek lazım. Bu adımlar doğrudur, Türk dış politikası için. Sadece Türkiye-İsrail ilişkilerinde değil. Türkiye-Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinde çok doğru adımlar atılıyor. Türkiye’nin mevcut konjonktürde bu ülkelerle kavga etmekten göreceği zarar barışmaktan göreceği yarardan çok daha fazla. Rasyonel olmak durumundayız. Türkiye-İsrail ilişkileri tabi farklı bir boyutta çünkü İsrail 1990’larda Türkiye’nin çok önemli bir savunma partneriydi, yani F-4 modernizasyonundan tutun, hatırlarsanız yanılmıyorsam Başika’da, Kuzey Irak’ta olduğuna eminim, bir Türk M-60T tankı IŞİD tarafından vuruldu ve tank personeli çok şükür ki bu evlatlarımız, bu çok kıymetli vatan evlatları şehit olmadılar, hayattalar çünkü bu tankın üzerinde bir reaktif zırh vardı ve bu reaktif zırh 90’larda, Sabra dediğimiz M-60T modernizasyonunun bir parçasıydı. Yine kullandığımız güdümlü mühimmatta bunu görüyoruz. Unutmayalım Türkiye ARROW balistik füze savunma sisteminin İsrail’le ortak üretim anlaşması yapmanın direğinden döndü. Eğer bu ortak üretim anlaşması olsaydı Türkiye NATO dışı bir sistem almış olacaktı ama batılı bir sistem almış olacaktı. Teknoloji transferi Patriot’la kıyaslanmayacak boyutta, hatta bence Eurosam’la da kıyaslanmayacak boyutta olacaktı. Üstelik Patriot ve Eurosam’ın sunmadığı exo-atmosferik önleme kapasitesi olacaktı ki exo-atmosferik önleme kapasitesi kitle imha silahları programları ile yan yana yaşayan bir devler için vazgeçilmezdir. Yani endo-atmosferik önlemede harp başlığını ya da füzenin kendisi %100 önleseniz dahi eğer kullanılan harp başlığı, kitle imha silahları taşıyan harp başlığı ise serpinti riskinden kurtulamazsınız. Bu söylediğim şey de bir bilim-kurgu falan değil. Bizim yanı başımızda bir kimyasal harp yaşandı. Suriye İç Savaşı’yla birlikte yıllardan beri. Merkava ortak üretiminin kıyısından döndü. Bu Türkiye’nin şimdi başka bir ana muharebe tankı projesi var. Bunlar da hazır alım değildi. Dolayısıyla bunun ayrı bir önemi vardı Türkiye için.

Yeniden Türkiye-İsrail savunma ilişkileri 90’lardaki balayı dönemine gelir mi? Açıkçası henüz orada olduğumuzu sanmıyorum. Her iki tarafta da yaşananların etkisi kendini hissettirecektir ve siyasi-askeri ilişkinin birdenbire 90’larda kaldığımız yerden devam etme anlamına geleceğini düşünmüyorum ama tabi bu adım desteklenmesi gereken kıymetli bir adımdır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise tam tersi Türkiye’nin savunma eksportu için fırsat görüyorum, o da şu: Suudi Arabistan silah pazarı malumunuz olduğu üzere Amerika Birleşik Devletleri tarafından domine edilmekte. %70-80’lere varan bir dominasyondan bahsediyorum. Ama drone pazarı Çinlilerin eline geçti çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nden drone almak çok zor. İbrahim Anlaşmalarının ortaya koyduğu ortam olsa da İsrail’den Suudi Arabistan’ın da yine alım yapması zor. Eğer Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri o dönemde iyi olsaydı, Çin’in sunduğu ürünlerden çok daha iyi sistemler Türkiye’nin sunduğu sistemler. Üstelik çok daha geniş spektrumlu sunabilirdi. Türkiye’den siz Deniz Karakol Görevleri için AKSUNGUR da alabilirsiniz, BAYRAKTAR TB-2’yi de alabilirsiniz. Biraz daha stratejik bir sistem istiyorsanız AKINCI da alabilirsiniz. Çin ortak üretim şansı da sundu Suudi Arabistan’a. Bölgeye belli ticaret de bunun üzerinden yapılıyor. Türkiye de sunardı, çok daha iyisini sunardı, çok daha cömert koşullarda sunardı. Dolayısıyla bunlar mümkündü, eğer ilişkiler böyle olmasaydı. Birleşik Arap Emirlikleri drone pazarı aynı şekilde biliyorsunuz, Çin’in çok ciddi etkinliği var. Yine Türkiye’nin etkin olması burada mümkündü.

Ben yine de bu barışmaların Türkiye için bir pazar olacağını, Pazar açacağını, Birleşik Arap Emirlikleri zira Türkiye’den savunma ithalatını hiç kesmedi, arası bozukken de kesmedi. Ama çok ciddi pazar fırsatları olacağını da görüyorum. SEDEC fuarında da bunu müşahede ettik açıkçası.

Defence Turkey: Ukrayna-Rusya Savaşı’nın sonuçları olarak İsveç ve Finlandiya NATO’ya katılmak için başvurdular ve Türkiye’de buna karşı veto hakkını elinde tutuyor. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyeliği ilgili özellikle bu ülkelerin Terör yanlısı tutumları ve Türkiye’ye uygulanan silah ambargoları nedeniyle Türkiye, bu üyelik başvurularını veto edeceğini deklare ediyor. Bu iki ülke dışında Avrupa ve Amerika’nın da ciddi ambargoları devam ediyor. Sizce yakın zamanda bir NATO zirvesi gerçekleşecek Madrid’de. Sizce önümüzdeki dönemde tarafları politikalarında tavizler verileceği bir dönem öngörüyor musunuz? Yoksa seçime kadar inişli çıkışlı bir süreç mi öngörüyorsunuz? Yakında NATO zirvesinde bir sonuç çıkabilir mi?

Can KASAPOĞLU: Yine kitabın ortasından bir açıklama yapacağım, bir mülakat yaptım sizinle. Burada başka bir şey yapacağım, Defence Turkey’nin bunun kelimesine dokunmadan yayınlayacağına emin olduğum için yapacağım. Necmettin Yılmaz 23 yaşındaydı. Aybüke Yalçın 23 yaşındaydı. Eren Bülbül de 15 yaşındaydı. Yaşlarını topladığınız zaman 61 ediyor bu üç güzel çocuğun ve üçünün yaşının toplamı İsveç’te 82 olan ortalama yaşam süresinin altında kalıyor. Ben iki ayrı NATO kurumunda akademik görev yapmış, NATO’nun varlığına ve Türkiye’nin milli güvenliğine katkısına inanan, hala daha hem şahsen hem de bulunduğum kurum vasıtasıyla ittifakla çok yakın ilişkileri olan ve destekleyen biri olarak bunu söylüyorum, NATO’nun varlığına inanan biri olarak söylüyorum bunu. Eren, Aybüke ve Necmettin öğretmenin yaşları toplamı, İsveç ortalama yaşam beklentisinin 20 sene altında kaldığı sürece ki bu değişmeyecek çünkü bu çocuklar PKK-YPG terör örgütü tarafından şehit edildiler, hiçbir Türk ailesinin 5’inci madde kapsamında İsveç’in savunması için evladını orada konuşlandırmak üzere askere göndermeye ikna edemezsiniz. Hiçbir subay, Türk subayını, Türk astsubayını ve Türk uzman çavuşunu, İsveç’in güvenliği için hayatını ortaya koymaya da ikna edemezsiniz. Türkiye’ye yıllarca Avrupa Birliği üyeliği hususunda söylenen bir lafı ben sizin aracılığınızla, bu konuda Türk dış politikasından ayrılan bir nüansım var. Finlandiya’ya değil ama özellikle İsveç’e ve İsveç diplomatik misyonuna buradan sizin aracılığınızla da söylemek istiyorum. Beyler kulübe katılmak isteyen sizsiniz. Türkiye değişmez siz değişeceksiniz. Bu konuya vereceğim yanıt bu kadar, daha teknik bir yorum yapmayacağım.